Elinde tahta bir bavul tutan 18 yaşındaki genç adam garın önünde durup, uzun uzun etrafına bakındı. 1860 nisanıydı. Paris’te olduğuna hala inanamıyordu. Pera’da gördüğü yüksek betonarme binalardan amma da çok vardı burada…İnsanların kafasındaki fese hafif bir gülümsemeyle baktığından habersizdi. Birden kadınlara takıldı gözü. Her yerdeydiler! Ne yağmur yağıyordu ne de kızgın bir güneş vardı tepede. Ama kadınlar bir fırıldak gibi çevirdikleri şemsiyelerinin altında tek başlarına yürüyorlardı. Osman Hamdi’nin alışık olmadığı bir seyir keyfiydi bu. 18 yaşındaydı ama bir toplumun yarısının kadınlardan oluştuğu gerçeğini daha yeni fark etmişti.

 Tören günü geldiğindeyse karısını karşısına aldı ve
“Sana bundan böyle Naile demek istiyorum,” dedi.
Genç kız şaşırmıştı. Naile ismini yüksek sesle üç kez tekrarladı. Kulağa hoş geliyordu. Sonra hemen,
“Anlamı ne?” diye sordu. 
Maria, Naile’nin erişmek, kavuşmak anlamına gelen nail kelimesinin dişil hali olduğunu öğrendi. Ve o andan sonra Naile oldu.     

Osman Hamdi akademiden çıktığı bir gün doğruca fotoğraf çektirmeye gitti. Hazırlıklıydı. Yanında fesini ve hukuk kitaplarını da getirmişti. Fotoğrafçıya ayakta poz vermek istediğini söyledi. Başına fesini takarak uzamış saçlarını kamufle etmeyi başardı. Ardından kalın hukuk kitaplarını yanındaki masanın üzerine koydu. Sol elini kitapların üzerine özenle yerleştirdikten sonra hazırım, diye seslendi. Bu arada fotoğrafçı anı yakalayan kutusunu üç ayaklı tahta bir kaidenin üzerine sabitlemişti. Sonra da kafasını siyah örtünün altına soktu… 

Balkan göçmenleriyle dolup taşan Galata rıhtımı mahşer yeri gibiydi. At arabaları ve kağnılar İstanbul’a binlerce insan taşımıştı. Sirkeciye yanaşan trenler de salkım saçaktı. Ayasofya, Süleymaniye, Yeni Cami, Sultanahmet ve Nuruosmaniye gibi büyük camilerinin hepsi ardına kadar perişan haldeki insanlarla dolup taşmıştı. Kimse şikâyet etmese de inleme sesleri duyulmasa da yaşanan ıstırabın ağırlığı havaya sinmişti. 7 yaşındaki çocuklardan 70 yaşındaki dedelere kadar herkesin suratında aynı anlamsız ifade vardı. Doğup büyüdüğü toprakları terk etmenin hüznü canını kurtarmanın sevinciyle karışmış, geleceğe dair belirsizlikse yüzlerdeki donukluğu keskinleştirmişti. En çok da annelerinin kucağında bir bohça gibi taşınan minik bebekler için üzüldü Osman Hamdi

Bir mola sırasında heykellerinin önüne oturup hatıra fotoğrafı çektirdi. Üzerinde toz toprak içindeki kazı elbiseleri, başında da fesi vardı. Daha sonra kazı alanın ortasına doğru ilerledi ve bir elini tarihi taşların üzerine koyarak poz verdi. Fotoğrafçı tam deklanşöre basıyordu ki onu durdurdu. Çekimi izleyen işçilere doğru dönüp, 
“Hadi siz de buraya gelin,” diye bağırdı.

Köylülerin birçoğu hayatlarında ilk defa fotoğraf makinesi görüyordu. Ne yapacaklarını tam olarak anlayamadılar. Osman Hamdi onları bir kez daha yanına çağırdı. İşçiler birer ikişer kadraja girdiler ve istisnasız hepsi yere çömelip beklemeye başladılar. Böylece tarihte ilk defa bir Türk kazı ekibinin fotoğrafı çekilmiş oldu.

Eskihisar ahalisi kasabalarına yerleşen bu garip aileyi ilk günlerde biraz yadırgamıştı doğrusu. Bir kere evdeki kadınların başları her zaman açıktı. Evin beyiyse bahçeye çıkıp eline bir fırça alıyor ve karşısına yerleştirdiği kâğıda saatlerce boya sürüyordu. Üstelik evdekiler aralarında gâvurca konuşuyorlardı! Peki ya akşamları evden yükselen seslere ne demeli? İnsanlar gizli gizli eve yaklaşıyor ve tuhaf olduğu kadar ahenkli de olan sese kulak kabartıyorlardı. Ahali bir gün bahçede görmüştü o garip aleti. Bir insan boyu kadardı. Kızlardan biri aletin yanında ayakta durmuş hiç korkmadan tellerine dokunuyordu. Meraklı bir köylü cesaret edip sormasaydı, o aletin adının arp olduğunu kimse öğrenemeyecekti.

Metinler "Kaplumbağa Terbiyecisi" nden...
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Açılış gününün kalabalığı ancak akşama doğru seyreldi. Osman Hamdi çok yorulmuştu. Sıcak yüzünden de hiçbir yerde duramıyordu. Bir ara bahçeye çıkıp etrafına bakındı. Çinili Köşk’ün hemen yanına bir akademi kurmuş, onların tam karşısına da yeni bir müze binası kondurmuştu. Okulunda her milletten birbirinden değerli hocalar ders veriyordu. Müzesinde sergilenen eserler birçok Avrupalıyı peşinden koşturacak cinstendi. Kendi dünyasını yine kendi elleriyle var etmiş, Topkapı Sarayı’nın halka açık bahçesinde bir kültür vahası yaratmayı başarmıştı. 50 yaşına basmak üzere olan biri için bundan daha büyük bir mutluk olamazdı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Az sonra lahit 2300 yıl süren karanlık geçmişinden kurtulmuş oldu.  
Yukarıda bekleyenler gözlerine inanamıyorlardı. Herkes büyülenmiş gibiydi. Lahdin üzerindeki onlarca insan, kazı ekibinin şaşkın bakışlarına aldırmadan birbirleriyle savaşmaya devam ediyorlardı. Kesik kollar, devrilen atlar, şaha kalkmış atlar, kılıçlar, kalkanlar, oklar, yaylar, aslanlar, ceylanlar ve kana bulanmış ölü bedenler capcanlı gözüküyordu. Sessizliği işçilerin, la ilaha illallah diye fısıldaşmaları bozdu.      
  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hem bir baba şefkati vardı adamın yüzünde hem de gaddar bir öğretmenin bakışı. Gözünü kaplumbağalara umutsuzca diktiği de söylenebilirdi, geleceği umutla beklediği de. Ama ne olursa olsun yaşlı eğiticinin işi zordu. Çünkü o ağırkanlı hayvanların öğrenmeye hevesli olmadıkları apaçık ortadaydı. Kaplumbağaların bazısı ona sırtını dönüp uzaklara gitmeye başlamıştı bile. Başlarında dikilen adamın sabırlı olmaktan başka bir çaresi yoktu. Osman Hamdi, yeni tablosunda adeta kendi hayat hikayesini özetlemişti. Batılılaştırmaya çalıştırdığı muhafazakâr bir toplumda eğitici rolü oynamak gerçekten de iğneyle kuyu kazmaya benziyordu.